Üst Çete, Erdoğan’ı neden böyle konuşturuyor?

Mesele Erdoğan değildir!

Yukarıdaki – bir Alman gazetesinde yayınlanan – resimde görüldüğü gibi, Türkiye Cumhuriyeti’dir!..

Şu anda bu yazıyı okuyanlardan bir kısmı, başlığı görür görmez, sözkonusu konuşmaları Erdoğan’ın tamamen kendi inisisiyatifiyle hazırlayıp yaptığını, yazımın Erdoğan’ı savunmaya yönelik olduğunu düşünüyordur. Bu durumda, teorinin (bazıları buna „komplo teorisi“ yaftasını yapıştırsa da) gerekliliği ortaya çıkıyor. Benim „Üst Çete“ dediğim olgu, aslında Gramsci’nin „egemonia“ (hegemonya/ egemenlik) adı verdiği, oligarşi (azınlığın egemenliği) veya „küresel çete“ de diyebileceğimiz bir yapıdır. Bazıları buna „küresel sömürücü güç“ adını veriyor. Bazı siyasetçilerin, bu yapıya sözde karşı olmaları, yapının gücünü ve oyunlarını engelleyemiyor. O yapı, genel olarak „egemen“ olduğundan, Marx’ın dediği gibi, ideolojik üstünlüğe de sahiptir. (Marx: „Hakim fikirler, hakim sınıfların fikirleridir.“). Soros’uyla, „sivil toplum örgütleri’yle, „terör örgütleri“yle, „gazete“lerle, „parti“lerle, „siyasetçi“lerle, „bilim insanları“yla… tezahür eder, karşınıza çıkar. Siz kendiniz, ülkeniz için çalıştığınızı sanırsınız, oysa, onun kumpası çerçevesinde hareket ediyorsunuzdur. Eğer siz bu yapının varlığını teorinize katmadan düşünürseniz, ne Almanya Parlamentosu’nun, üyelerinin yarısından az kısmının katılımıyla aldığı „Ermeni soykırımı“ kararına bir anlam verebilirsiniz, ne de Erdoğan’ın birçok konuşmasındaki, özellikle son olarak kadınları aşağılayan ve Tchem Ötzdemir’le ilgili „kan analizi“ yapan çıkışlarındaki „counterproduktive“ (ters tepen/ ters etkili) konuşmalarını anlayabilirsiniz.

Erdoğan’ın sözkonusu konuşmalarında söylediklerinin sorumlusu tabii ki son çözümlemede kendisidir. Ama, birçok durumda olduğu gibi, bu durumda da sadece yapana, söyleyene değil, yaptırana, söyletene de bakmamız gerekiyor. Yoksa, örneğin Hrant Dink cinayetinde Ogün Samast’ta; 11. Eylül Tertibi’nde Bin Laden’de; Madrid, Londra, İstanbul, Paris… gibi „İslamcı terör eylemleri“nde birkaç „intiharcı terörist“te saplanır kalırsınız. Almanların dediği gibi, yaprakların bolluğundan, ormanın bütününü göremezsiniz.

Bana, „Erdoğan’ın sorumluluğunu göreli hale getirerek onu savunuyorsun!“ diyecek olanlara cevabım, sayısını çok daha artırabileceğim şu beş soruyla/ cevapla olacaktır:

1) Hrant Dink’le ilgili olarak Erdoğan’ı şöyle konuşturan kimdir?: „Hrant Dink davası bence kişiselleştirilmiş davadır. Dink’in yazılarını, onun düşünce dünyasını kabullenmemek gibi bir nedenle yapılmıştır. Parelel yapı meselesinde ise devleti ele geçirme, ulusal güvenliği tehdit gibi büyük bir amaç var. Dink’in bu amacı gerçekleştirmelerini kolaylaştıracak devlette bir konumu yoktu ki. Bu teoriler parelel yapıyla mücadelenin hedefini saptırmadır. Mesela bu yapının parasal boyutu var.“

(Bunları ona söyleten de; Hrant Dink cinayetini işletip, „Müslüman, milliyetçi Türkler yaptı!“ dedirten de; 2 Haziran 2016’da Almanya Parlamentosu’ndaki taşeronlarına „Ermeni soykırımı“ kararını aldıran da Üst Çete’dir).

2) Erdoğan’ın, sadece Gezi Eylemleri sürecinde söylediklerine bakalım: „İki ayyaş“ (Atatürk’le İnönü’yü kastederek); „Kabataş’ta baş örtülü bacımın üstüne işediler!“/ „Dolmabahçe Camii’nde içki içtiler!“/ „Çapulcular!“/ „Polis kahramanlık destanı yazdı.“/ „’Polise talimatı kim verdi?’ diyorlar. Ben verdim, evet ben verdim!“/ Atatürk Kültür Merkezi’nin olduğu yeri kastederek: „Oraya yeniden Topçu Kışlası yapılacak!“/ „Köprünün adı, Yavuz Sultan Selim Köprüsü olacak!“

(Ona bunları söyleten, Gezi olayları sürecinde tavşana kaç, tazıya tut diyen Üst Çete’nin yanına soktuğu danışmanlardır. Üst Çete’nin bir kolu, Gezi Direnişçilerini Erdoğan’a karşı kışkırtırken, bir başka kolu da – „tavşana kaç tazıya tit misali“ – Erdoğan’a, Gezicileri ve Türk kamuoyunu kışkırtıcı, bir kısmını yukarıda verdiğim sözleri söyletmiştir. Onun bu ve benzer sözleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin iç barışı açısından „counterproduktive“dir).

3) Almanya’ya: „Türkiye 3 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyor. Karın ağrısı elbette başka. Buradan Almanya’ya tüm Avrupa’ya şu mesajı veriyorum. Ya gündemdeki meseleleri çözüme kavuştururuz. Ya da Türkiye Avrupa önünde set olmaktan çıkar sizi dertlerinizle baş başa bırakırız“.

(Ona bunları söyleten, yanındaki Üst Çete’ci, Amerikanperver danışmanlardır. Zerre kadar siyasi bilinci, Türkiye sevgisi olan şunu bilir: Almanya’nın bugünkü çıkarları, „Ermeni soykırımı“ kararının alınmasıyla çelişmektedir. Üst Çete/ Küresel Çete, milletvekili yaptı(rdı)ğı taşeronlarına „soykırım kararı“ aldırabilecek güçtedir ve böyle bir kararı aldırmıştır. Alman Parlamentosunda bulunan 631 milletvekilinin sadece 250’si „soykırım yaptınız!“ oturumuna katılmıştır. Bu milletvekillerinin „üstünü“ kazıyın, altından „Üst Çete“ çıkacaktır. Deneni yapmamaları durumunda, içinde oldukları partiden değil milletvekili seçilmek, orada aday adayı olma şansları bile yoktur. Dolayısıyla, tüm yandaş/ Amerikanperver „kahraman“lar, Alman Parlamentosundaki Amerikanperverler gibi, Türkiye’yle Almanya arasındaki ticari ilişkileri bozmak, Almanya’daki Türkleri yaşadıkları ülkeye karşı kışkırtmak istemektedirler. Yapılan, ‘Sultanahmet katliamı’yla başlayan süreci devam ettirmek, Türkiye’yle Almanya’nın derin ilişkilerini bitirerek Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve daha da fakirleştirmektir. Türkiye böylece her çeşit bölünmeye ve iç çatışmalara zorlanmakta; ABD, İsrail ve İngiltere’nin kucağına itilmektedir. Davudi „kahraman“ına Rusya uçağının düşürülme emrini verdiren Üst Çete – ki öncesinde Rusya’daki elemanlarını da Türkiye’ye karşı „ayar“ladıkları belli oluyor! –, şimdi de Türkiye’yi Almanya’dan, bu önemli ticari partnerinden koparıp iyice köşeye sıkıştırmak istiyor. Erdoğan’ın, Şamil Tayyar’ın, Burhan Kuzu… Avrupa’yla/ Almanya’yla ilgili sözleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarları açısından „counterproduktive“dir).

4) Erdoğan’ın Türk kadını için söylediği akıl almaz saygısızlıktan bir bölüm: „İş hayatında ne kadar başarılı olursa olsun, doğurmayan kadın yarımdır!“

(Üst Çete, Erdoğan’a bu saygısızlığı, kadınların – onlarla dayanışmaya giren erkeklerin de – büyük çoğunluğu kendisinden nefret etsin diye yaptırmaktadır. Hrant Dink’i öldürten Üst Çete, bunu „Türkler/ Müslümanlar Türkiye’de Hıristiyanları katlediyor!“ başlığıyla Batı’nın bütün gazetelerinde, – daha Dink’in kanı kurumadan! – yayınlatmıştır. Erdoğan’ın kadınlarla ilgili sözleri de, aynı hızla tüm dünya medyasında, „Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kadınları aşağılıyor!“ diye, genel olarak Türkiye hakkında kara propagandaya dönüştürülmüştür. Türkiye’de kadın kuruluşları, bu lüzumsuz ve yanlış sözler nedeniyle gösteri üstüne gösteri düzenlemekte, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na – Gezi’de olduğu gibi – ağır sözler söylemektedirler: „Yarım olan senin aklındır!“ gibi… Erdoğan’ın kadınlarla ilgili sözleri, tamamen „counterproduktive“dir).

5) Üst Çete’nin emriyle, „Ermeni soykırımı“ kararının çıkmasına öncülük eden Cem Özdemir’le ilgili olarak Erdoğan’ın söyledikleri: „Neymiş, birileri de diyor ki güya Türk… Ne Türk’ü be… Bunların kanının labaratuvar testinden geçmesi lazım.“

(Cem Özdemir’e, „’Ermeni soykırımı’ kararını Parlamentoda kotar! Türkiye’yle Almanya’nın arasının bozulması gerekiyor!“ diyen de; Erdoğan’a – TC Cumhurbaşkanı’na – yukardaki gibi kan ırkçılığı kokan konuşma yapmayı telkin eden de; bu „ırkçı, Hitlervari!“ konuşmayı büyük bir hızla tüm dünya medyasına ileten de aynı Üst Çete’dir… Buradaki bir başka akıl almaz durum da, bu sözlerin, yine bir zamanlar kendisine, „Milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız!“ dedirtilen birine söyletilebilmesidir… İşin bir diğer trajik tarafı da, Üst Çete taşeronu Cem Özdemir’in, Erdoğan’ın bu kan ırkçılığı kokan ifadelerinden sonra kendini Erdoğan’la/ Türkiye Cumhuriyeti’yle mücadelesinde haklı olarak görebilmesi, dünyadaki psikolojik algı arenasında moral üstünlüğünü ele geçirebilmesidir. Bu „başarı“dan sonra, kendisinin, Üst Çete tarafından Almanya’da önemli görevlere getirileceği artık kesindir! Erdoğan’ın „kan analizi“ çıkışı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’na yakışmayacak içerikte ve tamamen „counterproduktive“dir).

*

„Saray“a kapatılıp, kendisine sadece Üst Çete’ci danışmanları tarafından telkin edilen, bazılarını yukarıda verdiğim konuşmalar yaptığı, önüne konan programla hareket ettiği belli olan Erdoğan, kendisine söyletilenlerle, dünya kamuoyunun ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının – hatta Türkiye’ye gönül bağıyla bağlı olan insanların – (en az) yüzde ellisinin gözünde, kadın düşmanı, ırkçı, dinci, diktatör, irrasyonel, ne yapacağı belli olmayan, yargıyı eline geçirmiş… biri olarak yansıtılmak, lanse edilmek istenmektedir. Aldığı eğitimden kaynaklanan düalist – halk deyimiyle: Ya herro, ya merro diyen, bir çeşit „siyah-beyaz düşünme“ tarzı – aklı nedeniyle, kendisiyle Üst Çete’nin oynadığı oyunu kavrayacak dialektik genişliğe sahip değildir. Oysa, bu „aldatılma“ süreci, zulmünü ve düşmanlarını artırarak kendisine (dolayısıyla Türkiye’ye!) gittikçe daha fazla zarar verecek bir mahiyete doğru ilerlemekte, Üst Çete tarafından amaçlandığı gibi tamamen „counterproduktive“ bir etki yaratmaktadır…

*

Mesele, Erdoğan değildir! Türkiye Cumhuriyeti’nin yıpratılmasıdır.

Onun bulunduğu makan, Türkiye Devleti’nin en yüksek makamıdır. Bu makamda olan biri, Türkiye Cumhuriyeti’ni genel olarak yıpratan konuşmalar yapıyorsa, bu artık normal sayılmamalıdır! Mesele, şu soruya cevap aramaktır: Erdoğan’a bu konuşmaları yaptırarak, Türkiye Cumhuriyeti’yle „savaşan“ kimdir? Benim buna cevabın, Rahmetli Kamuran İnan’ın bahsettiği çok acı bir olguyla bağlantılıdır: İnan, „Türkiye kadar, kendi hainini yetiştiren bir başka ülke yoktur!“ demiştir. Erdoğan’a bu irrasyonel, akıl almaz konuşmaları, saygısızlıkları yaptıranlar, çevresindeki Türkiye düşmanları, Amerikanperver danışmanlardır...

KÖR NOKTA KÖŞESİ

Bakınız: Yukarıdakilerin hepsi!

Mehmet Şekeroğlu

Hannover / Almanya